“ANDAN ARTIK TANRI YOK”
Bursa’da doğup büyüyen hemen herkes, Süleyman Çelebi’nin asıl adı Vesîletü’n-Necât olan Mevlid-i Şerif’ini en az bir kez dinlemiştir. Doğumlarda, vefatların ardından, kandillerde, hacı uğurlamalarında, yeni bir eve taşınırken ya da hayra vesile olması istenen nice anda bu metinden parçalar okunur. O uzun ve köklü eserin içinde kulağımıza çarpan bir ifade vardır: “Andan artık Tanrı yok.”
Eserin, Allah’ın birliğine daire olan kısmında geçen bu ifadenin günümüzde anlaşılabilir hali şöyledir: “Ondan (andan) başka (artık) Tanrı yok” yani “La ilahe illallah”ın Türkçesidir.
Tanrı kelimesinin yabancılara ve gayrimüslimlere has bir kullanım olduğu ve bir Müslümanın bu kelimeyi kullanmaması gerektiği toplumda yaygın bir düşüncedir. Hal böyle iken Ulucami gibi önemli bir kurumda imamlık görevini yerine getirebilecek donanımda olan Süleyman Çelebi neden inatla bu kelimeyi kullanmıştır?
İLK METINLERDE TÜRKÇE ALLAH ADLARI
Bu sorunun cevabı ilk Türk-İslam eserlerinden başlanılarak aranmalıdır. Bu araştırmanın sonucunda görüyoruz ki ilk Müslüman Türk alimleri yalnızca tanrı kelimesini değil aynı anlamdaki Türkçe başka kelimeleri de kullanmışlardır. 12. Yüzyılda yaşamış Edip Ahmet Yüknekî, Atabetü’l-Hakayık eserinde “Türetti Ugan’ım tünün gündüzün [Yarattı Allahım gece ve gündüzü]”, “Bu baylık çıgaylık İdi kısmeti [Bu zenginlik fakirlik Allah kısmeti]” (bknz: görsel I ve görsel II) diyerek Ugan [Günümüzde Oğan ve Okan isimlerinde devam eder] ve İdi kelimelerini kullanmıştır.
12. yüzyılda, Oğuzcanın yani bizim Türkçemizin ilk yazılı eseri olduğu düşünülen Behcetü’l-hadâik fî mev‘izeti’l-halâik adlı Anadolu’da yazılan vaaz kitabında “Hamd ü sena ol Tanrı’ya kim yarattı gökleri” (bknz. görsel III), yine “Ugan” (görsel IV), “Anlar kim Çalap adın eyittiler [Allah’ın adını zikrettiler]” (bknz. görsel V) ifadeleri geçer. 1400’lü yıllarda yazılmış, Manisa Halk Kütüphanesi’nde bulunan bir satır altı kuran tercümesinde “Hatemallahu ala kulubihim” ifadesi “Tanrı teala hatem eyledi anların yüreklerini” şeklinde tercüme edilmiştir (bknz. görsel VI).
OSMANLI SAHASINDA SÜREKLILIK
Aynı ifade tarzı Osmanlı sahasında da kendini göstermiştir. Bursa’nın ünlü alimlerinden Molla Fenarî’ye ait olduğu düşünülen bir çeviride “Elhamdülillah”ın Türkçesi “Öğülmek Tanrı’nındır” (bknz. görsel VII) olarak gösterilirken yine eserin diğer kısımlarında Allah’ın karşılığı olarak Çalab ve İssi kelimeleri yazılmıştır. Aynı şekilde Murat Hüdavendigar’ın bir seferinde almak isteyip alamadığı kalenin surları kendi kendine çökmüş ve adı Kale-i Tanrı Yıkan yani Tanrı’nın Yıktığı kale olarak değiştirilmiştir (bknz. görsel VIII).
Osmanlı fetva metinleri de “Tanrı” kelimesinin kullanım alanını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bir fetvada, “Tanrı’nın helali bana haram olsun” diyen kişinin yemini ele alınır. Bir başka fetvada ise “Tanrı’ya iki demişlerden olayım” şeklindeki sözün hükmü tartışılır. Bu örneklerde kelime, gündelik hayatın dinî ve hukukî meseleleri içinde doğal biçimde yer alır
“Zeyd eğer ben falan kimse ile bir yere gidersem Tanrı'nın helali bana haram olsun deyip badehu ol kimse ile bir yere gittikte Zeyd'in zevcesi Hind şart-ı mezbura binaen boş olur mu? El-cevap: Olur”
“Zeyd falan fiili işlersem Tanrı'ya iki demişlerden olayım deyip badehu ol fiili işlese Zeyd'e ne lazım gelir? El-cevap: Kafir olmak itikadında olup işlediyse tecdid-i iman ve nikah, yemin olmak itikadında olup işlediyse kefaret-i yemin lazıme olur.”
Osmanlılıların Tanrı kelimesini terk etmediklerine dair örneklerden bir tanesi 19. yüzyılda Mütercim Asım tarafından yayınlanan Terceme-i Burhan-ı Katı adlı sözlük çevirisidir. Burada, Halife kelimesinin karşılığı olarak verilen Naib-i Tanrı unvanının açıklaması birçoklarının ilgisini çekecektir.
Naib-i Tanrı:: Halifetullah ki padişah-ı İslam’dır. Tanrı lafzı Türkî’dir, esma-yı hüsnadan bir şeriftir (bknz. görsel IX).
Yani yazar Allah’ın Türkçe karşılığının Tanrı olduğunu söylemenin yanında Tanrı kelimesini esma-yı hüsnadan saymaktadır.
SÜLEYMAN ÇELEBİ’Yİ KENDİ ÇAĞINDA OKUMAK
Bu tarihî arka plan dikkate alındığında, Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerif’te “Tanrı” kelimesini kullanması şaşırtıcı olmaktan çıkar. Aksine, Türklerin İslam’ı benimsedikleri ilk yüzyıllardan Osmanlının son dönemlerine kadar uzanan geniş bir dil geleneğinin devamı olarak anlaşılır. Türkçe metinlerde Farsça kökenli “Hüda” ve “Yezdan” kelimeleri rahatlıkla kullanılırken, aynı anlam alanına ait Türkçe bir kelimenin yadırganması tarihî bakımdan tutarlı görünmez. Cemaleddin Gaznevi'nin Usuli'd-din eserinden bir cümle bu durumun bir özeti gibidir:
واختلافُ الأوزانِ لا يقتضي كثرةَ المرادِ كما أنَّ اللهَ عزَّ وجلَّ اسمٌ بالعربيةِ اللهُ وبالعجميةِ خدای وبالتركيةِ تنكري وهو واحدٌ
[İsimlerin ve dillerin farklı olması, adlandırılan şeyin çok olmasını gerektirmez. Nitekim Arapçada ‘Allah’, Farsçada ‘Hudâ, Türkçede Tanrı’ denir. Hâlbuki O birdir.] (bknz. görsel X)
Bütün bu örneklerden sonra soruyu tersinden sormak gerekir: Süleyman Çelebi “Tanrı” kelimesini niçin kullandı değil, bu kelime bugünkü mesafeli anlamına nasıl sürüklendi? Eldeki örnekler, kelimenin uzun yüzyıllar boyunca Müslüman Türklerin din dilinde doğal bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Buna rağmen modern dönemde “Tanrı” kelimesinin daha çok yabancı karakterlerin, gayrimüslimlerin ya da tercüme edilmiş film ve romanların diliyle özdeşleşmesi, kelimenin algısını değiştirmiş olabilir. Halbuki dilin hafızası, bugünün alışkanlıklarından daha geniştir. Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan bir videoda Ortodoks Patriği’nin “inşallah” demesi bile, kelimelerin sınırlarının sanıldığı kadar katı olmadığını hatırlatır. Her ne kadar zamanın ruhu uyarınca tanrı kelimesini kullanmak alışkanlıklar gereği içimi rahat ettirmese de belki de bu kelimenin itibarını iade etmek için kasıtlı kullanmak lazımdır.
Patriğin videosu için : https://x.com/DailyTurkic/status/2032191649699311973
Foto Galeri










