AYNI MİNİBÜS, BAŞKA YOLCU
“Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.” Herakleitos
İnsan bazen geçmişi hatırlarken yalnızca yaşadığı bir zamanı değil, kendisinden çoktan uzaklaşmış bir hâli de hatırlar. Çocukluğunun geçtiği sokağı, akşamüstü eve dönerken duyduğu sesleri, bir sokak lambasının gecenin karanlığına bıraktığı aydınlığı… Hepsi hâlâ yerli yerinde olabilir; peki insan aynı insan mıdır? Aristoteles’te varlık, tamamlanmış ve değişmez bir hâl değil, imkânlarını gerçekleştirmeye doğru ilerleyen bir oluş hâlidir. Bu düşünce burada başka bir kapı açar.: İnsan, olduğu şey kadar olabileceği şeydir de. Hayat onu bir biçimden diğerine taşır. Belki özlediğimiz de çoğu zaman bir yer değil, o yerde kalmış eski hâlimizdir. Kemal Sunal’ın Atla Gel Şaban filmindeki o sahne, bu soruya gündelik hayatın içinden cevap verir. Niyazi’nin altılı ganyan kuponlarında isabetli tahminler yapabildiğini öğrenen mafya, onu kaçırır. Amaç, bu başarının sırrını çözmektir. Bunun için Niyazi’nin başarılı tahminler yaptığı ortamın yeniden kurulması gerektiğini düşünürler. Çünkü ona göre mesele yalnızca kendisinden ibaret değildir; içinde bulunduğu hâl, çevresi, sesler, yolculuk ve bütün atmosfer de işin içindedir.
Ve sahne böyle kurulur. Niyazi minibüse bindirilir. Koltuklar, yol, yolcular, şoför, hatta radyoda çalan müzik bile düşünülmüştür. Radyodan “Şiki Baba” yükselir. Minibüs hareket eder. Camların ardından şehir akar, içerideki uğultu müziğe karışır. Niyazi beklenen ruh hâline girmiş gibidir. Mafya adamları ise sonucu bekleyen yolcular gibi sessizce onu izler. Niyazi kuponunu doldurur. Tahminler yapılır. Herkes sonucu bekler. Fakat yarışlar bittiğinde kupon yatmıştır. Sahnenin komikliği tam da burada başlar; fakat komedinin altında daha derin bir hakikat belirir: Bir yaşantının dış şartlarını yeniden kurmak, o yaşantıyı yeniden üretmeye yetmez. Geçmişin dekorunu kurabilirsiniz; fakat geçmişteki zamanı geri getiremezsiniz. Aynı minibüs hareket eder, aynı şarkı çalar, aynı koltuklar yeniden doldurulur; fakat o yolculuğun zamanı geri dönmez. Bu sahne, Herakleitos’un nehrini yeniden hatırlatır bize. Nehir aynı nehir gibi görünür; fakat su değişmiştir. İnsan da böyledir. Dün geçtiği yoldan bugün yeniden geçebilir, aynı kapının önünde durabilir, aynı yere yeniden dönebilir. Fakat o yolu deneyimleyen beden, o kapıya bakan göz, o yerde duran insan artık başka bir zamandadır. Tam da bu nedenle Merleau-Ponty’nin “İnsan dünyanın kumaşıdır” sözü burada anlam kazanır. İnsan dünyaya dışarıdan bakıp geçen bir varlık değildir; dokunduğu, gördüğü, işittiği ve yaşadığı şeylerle dünyanın içine örülür. Bir yerden geçerken yalnızca mekânı görmeyiz; mekân da bizde bir karşılık bulur. Bir şarkı bazen kulağımıza değil, çoktan unuttuğumuzu sandığımız bir zamana çalar. O anda ses, yalnızca duyulan bir şey olmaktan çıkar; bizi başka bir hâle taşır. Dünya bedenimize değdikçe biz de ona kendi yaşantımızın rengini veririz. Mekânın asıl hikâyesi de burada başlar. Bir minibüs, geometrik olarak birkaç koltuk, bir direksiyon, camlar ve dar bir koridordan oluşur. Fakat yaşanmış bir minibüs bundan çok daha fazlasıdır. Bachelard’ın söylediği gibi, “Yaşanmış bir mekân, geometrik mekânı aşar.” Mekân, böylece yalnızca içinde bulunduğumuz fiziksel sınırlar olmaktan çıkar; ilişkiler, alışkanlıklar, karşılaşmalar ve deneyimlerle anlam kazanan bir dünyaya dönüşür. Minibüsü yaşanmış bir mekâna dönüştüren de içinden geçen hayatın kendisidir.
Hayatı bir minibüse benzetmek bu nedenle hiç uzak değildir. Bazıları bir durakta biner, bazıları başka bir durakta iner. Kimi kısa süreliğine hayatımıza uğrar, kimi yıllarca yanımızdaki koltukta oturur. Manzara değişir, yüzler camın ardından gelip geçer; biz ise her durakta biraz daha başka birine dönüşürüz. Yol aynı olsa bile yolcu değişmiştir. Bize düşen, geçmişi yeniden yaşamak değil; yaşadığımız ânın ruhuna sadık kalabilmektir.








