ÇARŞI KİTABI
Yücel Balku’nun anısına
Çin’de Ming Hanedanının son imparatoru olan İmparator Chong Zhen, 1628 yılında tahta çıktığında, üstünde renkli kuş motifleri ve porselen tabak süslemelerine benzer süslemeleri olan ipek bir elbise içinde yanındakilere, “İç isyanlarla başa çıkmamız çok zor, çiftçiler burnundan soluyor” demişti.
İmparatorluk zor günler geçiriyordu, yanındaki devlet adamlarının sessizce yere bakmaları üzerine ise, gözlerini tavana dikerek uzun bir süre suskun kalmıştı. Adı, “şerefli, hayırlı, uğurlu” anlamındaki İmparator, ne yazık ki çok uygun koşullarda tahta çıkmamıştı. Gözlerindeki tedirgin, karamsar ve endişeli bakışları gizleyemiyordu. Tahtın bulunduğu sarı ve kırmızının tonlarının yaygın olarak kullanıldığı salonun pencerelerinden kara bulutların toplandığı gökyüzünü görebilirdiniz. Herkes yaklaşan zorlukların farkındaydı. Adalet sistemindeki yolsuzluklar ve hünsaların yönetimdeki ağırlığının artması hızla ülkeyi çökertiyordu.
Umutsuz bir tahta çıkış nasıl olur derseniz, İmparator Chong Zhen’in sözünü ettiğim tahta çıkışını size örnek olarak verebilirim. 1644 yılı ilkbaharında, isyan eden Li Zi Cheng’in ordularının Beijing’e girmeleri sırasında, İmparator Chong Zhen ailesine isyancılar tarafından aşağılanacakları yerde intihar etmelerini önermiş, onları bıçakla yaralamış ama onların sözünü tutmamaları üzerine tek başına Kömür Tepesi’ne gitmişti. Ming Hanedanı’na doğadaki enerjiyi kullanarak hayatlarına zenginlik, uyum ve yapıcı değişiklikler, Feng Shui getirmek amacıyla oluşturulan Kömür Tepesi, İmparator Chong Zhen’e şans getirmemiş, İmparator önce suçluluk ve utancını göstermek için uzun saçlarını yüzünü örtecek şekilde çözüp, sonra orada intihar etmişti.
İmparator bıraktığı notta isyancılara şöyle seslenmişti: “Düşman, bana istediğini yap ama halkımı rahat bırak!” Abartılı anlatım biçimiyle tanınan bir Çinli tarihçi, İmparator Chong Zhen kendini astığında, bu notun yanında, yerde Çin’deki çarşıları anlatan gravürler ve minyatürlerle süslü bir kitabın sayfalarına yazılı olarak bulunduğunu anlatsa da, bu bilgi diğer tarihçiler tarafından hiçbir zaman doğrulanmamıştır.
İmparator’un tahta çıktığı kasvetli o ilk gün, danışmanlarından biri çok ilgisiz bir şekilde ve biraz da o karamsar ortamı dağıtmak amacıyla Çin’in çarşılarını konu alan güzel, resimli bir kitabın hazırlanmasının ve bunun elçiler aracılığı ile diğer ülkelere gönderilmesinin çok yararlı olacağı düşüncesini ortaya atmıştı. İmparator Chong Zhen da karamsar havayı dağıtacak böyle bir can simidini beklemiş olacak ki, hemen bu öneriyi günün en önemli meselesiymiş gibi değerlendirmiş ve “Bunu en kısa zamanda yapmalıyız, bu çok önemli” diye ilk emirlerini vermişti. Hemen bu işlerde deneyimli iyi bir ekip oluşturulmuş ve birkaç gün içinde, çarşı kitabının çalışmalarına Yasak Şehir’de başlanmıştı.
Yazarlar ve çizerler iki yıl boyunca Çin’in çarşılarını gezdiler, minyatürler, gravürler çizdiler, sayfa tasarımları yaptılar. Sonunda kitaba son nokta konuldu ve bu işle ilgilenenler, ilk sayfalarından birinde İmparator Chong Zhen’in renkli bir minyatürü olan ve sayfa kenarlarında alev saçan altın ejderlerin bulunduğu kitabı gururla İmparator Chong Zhen’e sundular. Oysa o günlerde İmparator’un aklı her zaman olduğu gibi başkente yaklaşan çiftçi ayaklanmalarındaydı ve bu nedenle kitapla fazla ilgilenmeden ne gerekiyorsa yapmalarını söyledi.
Ertesi gün, İmparator onu ticari konularla ilgili olarak ziyaret eden İran elçisi ile yanındaki bir Tebrizli ipek tüccarı ile görüşürken, birden aklına yeni tamamlanan Çarşı Kitabı geldi. Elçi ile tüccara, sedef kaplamalı küçük birer müzik kutusu ile birlikte gerçek bir sanat eseri olan bu kitaptan da birer tane hediye etti. Elçi ile tüccar teşekkürler ederek İmparatorun huzurundan ayrıldılar.
Çinli tarihçiler İmparator Chong Zhen’i şişman, alkolizme eğilimli ve depresif olarak tanımlarlar. Oysa onun oyuncaklara olan düşkünlüğü, çok az tarihçinin yazılarında yer almıştır. İmparator Chong Zhen’e İran elçisi, İmparatorun kabul etme inceliği gösterdiği ipek tüccarının, İran’ın en önemli tüccarlarından biri olduğunu söylemiş bunun üzerine İmparator Chong Zhen, Tebrizli ipek tüccarı Muzaffer’e ipekten başka malların ticaretini yapıp yapmadığını sorduğunda, Muzaffer İmparator’un sorusunu şöyle yanıtlamıştı:
“Birkaç yıl önce Bursalı Muslihüddin adlı bir sarraftan altı ay vade ile yakut ve inci satın alıp Tebriz’de satmıştım. O zaman bu benim için oldukça kârlı bir ticaret oldu. Şimdi ise Çin’den hem Bursa’ya hem de Tebriz’e ipek, inci ve baharat götürmek isterim. Bana hediye ettiğiniz bu değerli kitap için size ne kadar teşekkür etsem azdır.”
İran elçisi ise, “Haddimi aşıyorsam beni mazur görün değerli İmparatorum ama çarşılar için bir kitap yazdırma düşüncesi gerçekten çok ilginç…” diyordu elleri göbeğine kenetli yere bakarak. İmparator Chong Zhen kendinden hiç beklenmeyen bir şekilde gülümsedi sanki yüzündeki, gözlerindeki tüm sıkıntılar dağıldı. Sonra bir an için çocukluğuna dönmüş gibi bir hareketle boyunu komik bir hareketle kısaltarak konuştu:
“Çarşılar çocukluğumuzdur. Çarşılar çocukluğumuzun şeker, kurabiye ve oyuncak diyarlarıdır. Çarşıları çok severim. Öğretmenlerim de Yasak şehir’de çocukluğumda çarşılar ile ilgili bana çok şey anlatır, minyatürler gösterirlerdi. Şimdi belki inanmayacaksınız ama beni hayatta en mutlu eden şeyler çarşılardır. İmparator olduktan sonra her fırsatta çarşıları gezip çocuklara şeker ve oyuncak dağıttırıyorum.”
Tebrizli ipek tüccarı Muzaffer ile elçi, İmparator’un huzurundan ayrıldıktan sonra Muzaffer kaldığı evde, birkaç gününü bu değerli kitabı incelemekle ve İmparator’un çarşılara olan sevgisini düşünmekle geçirdi. Çok iyi Çince bilmediği için yazılanların ne anlama geldiğini açık bir şekilde anlamasa da Tebrizli tüccar, alev saçan altın ejderlere dokunarak, kitabın ipeksi sayfalarını ağır ağır çevire çevire, çarşı gravürlerine baka baka uzun bir zaman geçirdi.
Birkaç gün sonra, Elçiye veda ederek Tebriz’e doğru İpek Yolu’ndaki uzun yolculuğuna başlarken de bu değerli hediyeyi yüklerinin en güvenli ve hasar görmeyecek bir yerine özenle yerleştirerek yola çıktı. Kervan yola düzüldüğünde, gözlerinin önüne hep, “Çarşılar çocukluğumuzdur” diyen İmparatorun yüzü geldi.
Oysa Çarşı Kitabı’nın yolu Tebriz’den de uzundu ve yolculuğunun ilk ayı içinde Tebrizli Muzaffer’in kervanı soyuldu, adamları öldürüldü ve tüm değerli eşyalar, ipek, inci, yakut ve baharatlar ile birlikte kitap Tebriz’den çok daha ötelere gitti. Saçı sakalına karışmış ve hiç güven vermeyen bir haydut kitabı, Üsküp’te Çifte Hamam’a yakın Bezisten’de ipek, mücevherat ve baharat satan dükkânların sahibi zengin bir Üsküplü’nün oğlu olan genç Rıza Halid’e, az ötede kaldığı Suli Han’da çok az bir para karşılığında sattı.
O sıralar otuzlu yaşlarında olan Rıza Halid çocukluğundan beri Çin düşleri görüyor, Çin’e giden bir kervana katılmak için babasından izinler istiyor ama babası ona bir türlü izin vermiyordu. Rıza Halid Çin’e gidemese de, bir Macar seyyahtan Venedikli bir tüccarın oğlu olan Marco Polo’nun kitabını iki yıl önce satın almıştı. Suli Han’da seyyahtan çok haydudu andıran birinden satın aldığı Çince ve içinde çarşı gravürleri olan kitap Rıza Halid’i çok mutlu etmişti. Tuhaftı ama Çin çarşılarının gravürleri ona çocukluğunda annesiyle dolaştığı Üsküp çarşılarını anımsatıyordu.
Babası öldükten sonra onun bütün serveti oğlu Rıza Halid’e kaldı. Zaman içinde yüklenmek zorunda kaldığı ticari işler, evliliği ve çocukları Rıza Halid’e Çin’e gitme tutkusunu unutturdu. Karısı ona bu Çince kitabı nereden bulduğunu ve kitabın ne anlattığını sorduğunda, “Karanlık yüzlü bir seyyahtan aldım. Adama Suli Han’da kalıyordu. Annem, babam kızar diye kitabı kendi sakladı. Çarşıları, Çin’deki çarşıları anlatıyor” der ve başkasının kitaba dokunmasına bile asla izin vermezdi. Karısı ise bu kadar değerli bir kitabın çarşıları anlatmasına bir türlü akıl erdiremez, kocasının bu kitapta ne bulduğunu düşünürdü. Hiç Çince bilmese de kitap, devlet yönetimi, büyü gibi karışık işlerle ilgili olduğunu düşünürdü.
Rıza Halid 73 yaşında ölmeden birkaç gün önce karısına Çince kitabı hatırlatarak, “Kitabı sakla, kimseye verme” diye vasiyet etmişti. Rıza Halid’in karısı da öldükten sonra kitap birkaç kuşak bir sandığın içinde el değiştirdi. Osmanlı Balkanlardan çekilirken de sarıp sarmalanarak, 1800’lerin sonunda uzun bir yolun sonunda, Üsküplü bir aile ile birlikte Bursa’ya kadar geldi.
Daha sonra kitabı, 1950’li yılların sonuna doğru Tophane’de Şehadet Camii yakınlarındaki bir ahşap evin üst katlarından birinde, bir sandık içinde görüyoruz. Üsküplüler denilen ailenin, soyları Üsküp’teki Rıza Halid’e dayanıyordu ve ailenin en büyüğü 60’ına yaklaşan, “Makedonya’nın başkentinden gelmişiz, Yahya Kemal de Üsküplüdür. Üsküp Bursa’ya benzer, hep aynı çarşılar, hep aynı hamamlar” diyen ve içinde karanfiller, beyaz keten kumaşlar geçen türküler mırıldanan Hafız Bedri’ydi. Hafız Bedri hayatında Üsküp’ü hiç görmemiş olsa da çocukluğunda annesinden dinlediği Üsküp çarşılarının ayrıntıları ve öyküleri ile bunları söylüyordu. Bursa’da annesiyle Kapalı Çarşı’ya her gittiklerinde annesinden, Üsküp ile Bursa’daki çarşıların ne kadar birbirlerine benzediklerini dinlerdi.
“Bilmem kaç göbek öncesinde bizim sülaleden biri Çin’e gitmeye kalkmış Üsküp’te, babası ile kavgalar etmiş. O Çin’e gidememiş ama babamlar Bursa’ya, eski başkente gelmiş” diyerek Üsküp’ten nasıl geldiklerini anlatan Hafız Bedri’nin Bakırcılar Çarşı’sında bir dükkânı vardı.
Hafız Bedri’nin, karısı Behiye için “karanfilim” dediğini ve karısını ne kadar çok sevdiğini tüm ailesi ve yakın akrabaları bilirlerdi. Behiye Hanım gerçekten gençliğinde karanfiller kadar güzeldi ve Hafız Bedri bir bahçede onun söylediği,
“Bugün benim efkârım var
Efkârım var gamım var
Neyleyim dünya malını aman
Aslan gibi yarım var.”
türküsünü duymuş ve daha sonra da sesin sahibinin kim olduğunu araştırarak Behiye Hanım ile evlenmişti.
Yıllardan beri eşi ile tek anlaşamadıkları konu, evde üstünde kuş motifleri olan eski bir sandığın içindeki Çince kitaptı. Behiye Hanım evlendiklerinden birkaç yıl sonra, eşinin gösterdiği bu kitaptaki ejderha çizimlerinden nedense ürkmüş ve eşinden bu kitabı satmasını ya da birine vermesini istediyse de Hafız Bedri, karısını dinlememişti.
1958 yılının ilkbaharında Hafız Bedri’nin evinin yakınında bir yangın çıkıp birkaç ev kül olunca, Behiye Hanım birden olayla “Çin Çon” kitabı dediği kitaptaki ağzından alev saçan altın ejderhalarla ilişki kurdu. Gördüğü bir düşü bahane ederek, kocasına yangının bu kitap yüzünden çıktığını söyleyip kitabı derhal evden defetmesini öğütledi.
Aralarındaki bu tartışma yaza kadar sürdü. Karısının isteğine artık direnemeyeceğini anlayan Hafız Bedri, bir cumartesi günü sararmış bir bohça içindeki lime lime olmuş, ömrü 300 yılı aşmış Çarşı Kitabı’nı eşine hiç haber vermeden gizlice alıp, Kapalı Çarşı’daki tanıdığı bir ciltçiye götürdü. Kitabı ona bırakırken, “Değerli bir kitap ama hiç acelesi yok, bir yıl içinde de ciltlesen sesimi çıkarmam” diyerek dükkândan ayrıldı.
O gece düşünde Hafız Bedri, ciltçinin kitabı rafa koyarken yüzüne tuhaf tuhaf baktığını gördü. Ertesi sabah günlerden pazardı, uyandığında kendi kendine “Hayırdır inşallah” dedi. Öğlene doğru sokakta bağrışmalardan ve itfaiye seslerinden Kapalı Çarşı’da yangın çıktığı duydu ve aşağıya doğru Balibey Hanı’nın üstünden Çarşı’da ne olup bittiğine bakmaya koştu.
Ciltçinin dükkânına yakın yerler alevler içindeydi. Bir süre kendi mallarını, kendi dükkânını bir yana bırakıp, Çarşı Kitabı’nı oradan kurtarmak için ne yapabileceğini düşündü. Sonra bir iki dükkân komşusunun, “Bedri ağabey koşalım yangın bizim dükkânlara geliyor!” diye bağırdıklarını duyarak onlarla birlikte koşmaya başladı ve aşağıda yangının içine daldı.
O gün Bursa, hayatının en kötü günlerinden birini yaşadı. Kumaş toplarını sırtlanan insanlar mallarını kaçırdılar. Başka illerden yardım etmek için kente çok sayıda itfaiye geldi. Mudanya’da olan bir kuyumcunun arkadaşları, yangının yaklaşmakta olduğu kuyumcunun kapısını kırarak kuyumcu kasasını sırtlanıp güvenli bir yere götürdüler. Alevler, duman ve is kentin her yanını sardı. Birileri iflas etti, birileri birkaç yıl sonra başka yerlerde zengin biri olarak ortaya çıktı.
Gecenin karanlığı içinde alevler daha da büyüdü ve kente korku hakim oldu. Akkor halindeki çiviler çok uzaklara fırlarken, iki komşusu Hafız Bedri’yi kapkara, bitkin ve islenmiş bir yüzle kollarda evine taşıdılar. Hafız Bedri’nin onlara durmadan söylediği, “Çarşı Kitabı’nın kaderi, Çarşı yangınıyla nasıl kesişti?” sorusundan da doğrusu bir şey anlamamışlardı.
Evden ayrılırken Behiye Hanım’a:
“Kolay değil hepimiz yandık, ama Hafız abi çok etkilenmiş durmadan sayıklıyor” dediler.
Çarşı yangınının ciltçide çıktığını ise herkes ancak bir iki gün sonra duydu. Çok sonraları Behiye Hanım eşine, “O kitap ne oldu?” diye sorsa da, Hafız Bedri hiç oralı olmadı. Yarısı yanan Bakırcılar Çarşısı’ndaki dükkânına da bir daha hiç uğramadı. Hayatının geri kalanının büyük bir bölümünü suskun bir şekilde, Tophane’deki Saat Kulesi’nin önünde ovaya bakarak geçirdi.
Kimse onun, kitabı ciltçiye bırakırken İmparator Chong Zhen’in minyatürüne baktığını ve aynı gece düşünde Üsküp’teki akrabalarından birini kitabı satın alırken gördüğünü öğrenemedi. Komşuları ve akrabaları onun çarşı yangınından sonra tuhaf, sessiz biri olduğunu ve bir daha hiç iyileşmediğini, “İyi adamdı Hafız Bedri ama…” diyerek anlattılar.
Behiye Hanım, kentin bir daha böyle büyük bir felaketle karşılaşmaması için her fırsatta dualar etti. Onun beyaz tülbendinin kenarlarını heyecanla ısırarak bir masal gibi anlattığı, ağızlarından alev saçan altın ejderhalı kitabın gizemli bir şekilde ortadan nasıl kaybolduğunun öyküsünü ise torunlarından biri hâlâ hatırlıyor.











