← Tüm haberler

ÇOBAN BEY ve SEMTİ

Yazar Osman Çetin, Bursa'nın fethinin izlerini sürerek Balabancık Hisarı'nı ve Osman Gazi'nin unutulan oğlu Çoban Bey'in türbesini ziyaret ediyor, şehrin köklü tarihini yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

16 Nisan 2026 • Rönesans Haber

Bursa'daki Çobanbey Türbesi'nin bahçesinde yer alan tarihi mezar taşları ve arka planda görünen türbe binası.

ÇOBAN BEY ve SEMTİ

Osman ÇETİN
Bursa fethinin üzerinden 700 yıl geçti. 700 yıldır bizim olan Bursa’nın fetih yıldönümünü yakın bir tarihte kutladık. Osman Gazi’yi hasret içinde bırakan o kutlu hadiseye ilk adımın atıldığı yeri ve Osmanlı Bursa’sına temel taşı olan ilk binayı yeniden görmeyi, bu binanın hemen yanı başında ebedî uykusuna çekilen ve maalesef unutulan bir şehzadeyi, Osman Gazi’nin yadigârı olan oğlu Çoban Bey’i tekrar ziyaret etmeyi arzu ediyordum.
Son Bursa gezimi, ertesi gün şehrin beyaz bir kar örtüsüne büründüğü 2005 Aralık ayında Umurbey Mahallesi’ne yapmıştım. Erguvanlar açarken buraya tekrar gelmek, Balabancık Hisarı’nı, Çoban Bey’i ziyaret etmek sözünü vermiştim. “Artık zamanı geldi. Erguvanlar açtı. Biraz daha gecikirsem “Erguvan Faslı” son bulacak. Bu faslı kaçırmamam, şenliğe yetişmem gerekiyor,” dedim ve yola çıktım.

Setbaşı’nda otobüsten indiğimde saat 11 idi. Niyetim yürüyerek önce Namazgâh’a çıkmak oradan Mollarap Mahallesi’ne geçmekti. Yol yokuş, varsın olsun. Bir taraftan yürüyor, bir taraftan da son otuz yıldır bu semtte, bu sokak ve caddelerde meydana gelen değişiklikleri düşünüyorum. Bu düşünceler içinde iken birden 1421’de yapılan İshakşah (Müftüönü) Camii’ne geldiğimi fark ettim. Yıllar boyu ne zaman bu camiin önünden geçsem aklıma bir devrin çok ünlü Şeyhülislâmı Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi gelir.
Kara Çelebizade Hüsameddin Efendi’nin oğlu olan tarihçi, şair, âlim Abdülaziz Efendi, 1592’de Bursa’da doğdu. Mekke, Edirne ve İstanbul kadılıklarında bulundu. IV. Murad tarafından Kıbrıs’a sürüldü. Bir süre sonra affedildi ve İstanbul’a geldi. Anadolu ve Rumeli kazaskerliği yaptı. Ravzatü’l-Ebrâr adlı bir tarih kitabı yazdı. Bu çalışmasından dolayı Şeyhulislâm tayin edildi. Yeniçeri ağalarıyla olan yakın ilişkisi sebebiyle üç ay 20 gün sonra görevinden alındı. 1649’da bu kez Sakız adasına sürüldü. Bir süre sonra Bursa’ya geldi. İshakşah Mahallesi’nde Müftüönü diye bilinen yerdeki dedelerinin vakıf evinde oturmakta iken 11 Ocak 1658 Cuma günü vefat etti. Deveciler mezarlığına defnedildi. Maalesef mezarlık kaldırıldığı sırada kabri ve mezar taşı imha edildi.
Karaçelebizade Abdülaziz Efendi, içinde yer aldığı siyasî olaylar yanında edebî ve tarihî eserleriyle de şöhret kazanmıştı. Üç dili çok iyi kullanırdı. Hayatının son yıllarını geçirdiği Bursa’da günlerini kitap yazmakla ve hayır hizmetleri ile geçirdi. Bursa Ulucami’nin iki tarafına birer sofa, Ulucami’nin batısında bir muallimhâne, Atıcılar mesiresinde de bir namazgâh inşa ettirdi. Uludağ’dan şehre “Müftü Suyu” ismiyle meşhur olan bir su getirtti ve bir kısmı kitabeli, çinilerle süslü kırk kadar çeşme yaptırdı. Bir su şehri olan Bursa’yı yaptırdığı çeşmelerle suya gark etti. Daha başka hayır eserleri de vardı. Yolları, dereleri ve suyollarını temizletti. Bu hizmetler için vakıf kurdu. Vakfına gelir getirmek için han, bağ, bahçe, tarla, değirmen, fırın, onlarca ev ve dükkân bağışladı.
Çobanbey Yokuşu’na geldiğimde bir an durdum. Tam tepede bu gezimde son uğrak yeri olmasını istediğim Çoban Bey’in türbesi var. Yürüyerek “Yeni Mahalle”ye doğru çıkarken aklıma kelimelerin bizi nasıl yanılttığı geldi. Aslında “Yeni Mahalle” Bursa’nın en eski mahallelerinden biridir. Bursa mahkeme sicilleri ile meşgul olanlar, kâtip efendilerin, muhtemelen kendi zevklerine bağlı olarak bu mahalleden hepsi de aynı anlamda olmak üzere “Yeni Mahalle”, “Mahalle-i Cedîd” ve “Mahalle-i Nev” diye de söz ettiklerini bilirler.
Bir başka gezimin güzergâhı olmasını dilediğim “Işıklar” yol kavşağına ulaştığımda yorulduğumu hissettim. Sola ayrılan yol Işıklara ve Teleferik’e gidiyor. Ben Kerpiçhane’ye doğru yoluma devam ediyorum. Yenimahalle durağına geldiğimde daha fazla yokuş çıkmamak için sağa ayrılan sokağa saptım. Devlendeç Deresi’ni kıvrılarak geçen bu sokak aslında Balabancık Caddesi’nin devamından başka bir şey değil. Elli metre sonra derenin içinde yolun solundaki Babadağ Camii’nin yanından geçtim. Kısa ama dik bir yokuştan çıkınca Mollaarap Camii göründü. Yıllardır bu sokaktan geçmemiştim. Her yer değişmiş. Tek katlı, bahçeli eski evlerin yerini büyük binalar, siteler almış. Önce caminin karşı köşesinde, gidiş istikametime göre yolun sağ tarafında kalan, yeşil boyalı metal bir kafesin içine alınmış Molla Arap’ın mezarına yöneldim.
Bir dönemin bu şöhretli vâizinin mezarı başında fatiha okurken onu, cami kürsülerinde vaaz verirken hayal ettim. Devrinin dört büyük hükümdarıyla; Kayıtbay, II. Bayezid, Yavuz ve Kanuni ile sohbet eden, seferlere katılan bu ateşli din âlimi kim bilir geniş halk kitlelerini nasıl coşturdu, onları nasıl peşinden sürükledi?
Bilmem Bursa camilerini gezdiniz mi? Eski Bursa camileri genelde iki grupta toplanabilir. Bunlardan bir kısmı tek kubbeli, kalkan duvarlı revakları olan camilerdir. Diğerleri de Orhan Camii ile başlayan bir mimari tarzı ifade eden ters T tipi veya zaviyeli Bursa camileridir. Bu iki tipin dışında kalan bir mimari şaheserimiz daha var: Ulu Cami. Ulu Cami’yi küçültür, dokuz kubbeli yapar, bir son cemaat revakı eklerseniz Molla Arap Camii’ni elde etmiş olursunuz. Bu demektir ki koca Bursa’nın Ulu Cami’ye benzeyen ikinci yapısı Molla Arap Camii’dir. Bu nedenle Molla Arap Camii, özelliği olan Bursa camileri arasında yer alır.
Merak ediyorum, acaba Bursalılar biraz sonra gezeceğim bu camii biliyorlar mı, onu yaptıran, bir mahalleye adını veren Molla Arap’ı tanıyorlar mı?
Bursa’daki pek çok mimari eser gibi bu cami de 1855'teki depremde yıkıldı. Vali Ahmed Vefik Paşa, bu mahalleye Tatar göçmenleri yerleştirince, içine girilemeyecek derecede harap olan caminin mihrap eksenindeki iki kubbesini tamir ettirdi. Yıllar önce camiyi ilk gördüğümde, doğu ve batısındaki üçer kubbenin örttüğü alan bahçe hâline getirilmişti. Son cemaat revakı yoktu. 1989 yılında bitirilen bir tamirle cami orijinal yapısına kavuşturuldu.
Sıcak yaz günlerinde, poyraza açık avlusunda, çınarlarının gölgesinde oturmanın ve Bursa’yı seyretmenin doyumsuz keyfine varılan bu camiyi, ilk defa otuz yıl önce gördüm. Otuz yıl öncesi ile bugünkü Molla Arap Camii arasında ne çok fark var! Bir süre yolda durdum ve çok hoş görünen revaka baktım. Sonra beni cami avlusuna ulaştıracak merdivenleri tırmandım ve kapıya yöneldim. Kapı açıktı. İçeri girdim. Dördü cami içinde on ikisi duvarlarda gizlenmiş on altı ayak üzerine oturan dokuz kubbenin örttüğü yapı, revakları ile birlikte Edirne Eski Camii’ne ne kadar benziyor! Ondan tek eksiği fenerli bir kubbesinin, duvar ve ayaklarda yazıların olmaması. Bir de tek minareli oluşu. Beyaz badanalı duvar ve ayaklarına bakarken; “Acaba depremde yıkılmadan öncede böyle mi idi? Yoksa benzerleri gibi hattatların nefis eserleri ile bu boş alanlar doldurulmuş muydu,” diye düşünmeden edemedim.
Camiden çıktım. Mayıs başı olmasına rağmen güneş iyiden iyiye kendisini hissettiriyor. Çınarların gölgesi henüz koyulaşmamış. Yine de bu avluda, çınarların altında oturma keyfini hak ettiğimi düşündüm. Tam köşede, Bursa ufkuna hâkim bir noktada boş bir bank gözüme ilişti. Banka oturdum ve poyrazın yüzümü yalayıp geçtiğini hissettim. Çevreme bakındım. Uzaklara göz atmak, Bursa’yı yükseklerden, Uludağ’ın eteklerinden seyretmek istiyordum. Heyhat! Avlunun eski manzarası kalmamış. Hemen karşıda, yolun alt tarafında yapılan ve kuşkusuz mahalle halkına hizmet veren iki bina, elektrik trafosu ile aş evi binaları manzarayı büyük ölçüde kapatmış. Yine de küçük bir aralıktan uzaklarda Pınarbaşı ve Hisar’ın bir bölümü seçiliyor. Doğrusu ben “Gümüşlü Kümbedi” görebileceğimi düşünmüştüm. Ne yapalım, hayallerimize nasıl olsa engel yok!
Bu düşünce ile gözlerimi kapattım. Yedi yüz yıl öncesini hayal ettim ve kendi kendime dedim ki: “Herhalde bütün bu yöre bir ağaç denizi hâlinde iken Osman Gazi benim biraz önce yürüdüğüm istikametten gazileri ile birlikte buraya geldi. Bursa Hisarı’nı gören bir yer buldu. Atının üzerinde hafifçe doğrularak, çok ileride yükselen surlara ve sur içinde sabah güneşinin ışıkları ile parıldayan manastırın kubbesine baktı...”
Sözün burasında birden iki eski Osmanlı tarihçisi, Aşıkpaşaoğlu ile Mehmed Neşri aklıma geldi. Şimdi benim bulunduğum yerde olsalardı ve aralarında o devri konuşsalardı neler söylerlerdi diye düşündüm. Galiba önce Aşıkpaşaoğlu söz alırdı ve:
- Bursa tekfuru ve birkaç tekfur, Adranos tekfuru, Bidnos, Kestel ve Kite tekfurları ittifak ettiler; toplanıp dediler ki: "Türk'ün üzerine yürüyelim. Onu ortadan kaldıralım. Adını sanını bırakmayalım ki şerrinden emin olalım." Kalabalık asker topladılar. Yürüdüler.
Osman Gazi dahi Allah'a sığındı. Karşıladı. Hazır olan gazilerle Koyun Hisarı'nda buluştular. Savaşa savaşa Dinboz'a geldiler. Kâfirler dağa arka verip durdular. Büyük kırgın oldu. Osman Gazi'nin kardeşi Gündüz'ün oğlu Aydoğdu şehid oldu. Dinboz'da Koyun Hisarı'na giden yolun üzerinde yatmaktadır. Mezarına taş çevirmiştirler. Bilmem hâlâ durur mu? O ilde at sancılansa onun mezarına iletirler. Dolaştırırlar. Allahü Taâlâ şifa verir. Bilmem giden olur mu? Bu gazanın tarihi hicretin 702 sinde vâki oldu ki adına “Dinboz Gazası” derler.
Velhasıl Adranos tekfuru kaçtı. Kestel tekfuru öldü. Bursa tekfuru hisarına girdi. Kite tekfuru, Osman Gazi'nin karşısındaydı. O da kaçtı. Osman Gazi ardına düştü. Tekfur gelip Ulubat'a düştü. Osman Gazi de varıp Ulubat köprüsünün başında kondu. Haber gönderdi: "Kaçanı verin. Yoksa göl başından dolaşır, bütün ilinizi harap ederim" dedi. Ulubat tekfuru: "Anlaşalım. Sen ve senin neslinden kimse bu köprüden geçmesinler. Senden kaçanı verelim" dedi. Osman Gazi kabul etti. O zamandan bu zamana değin Osmanlı hanedanı Ulubat köprüsünden geçmediler. Sudan kayıkla geçerlerdi. Sonra ne yaptılar bilmem. Her ne ise kaçanı verdiler. Osman Gazi de tekfuru alıp Kite hisarına vardı. Tekfurun hakkını eline kodu. Aydoğdu’yu şehit edenin dünyasını kararttı. Hisarı da aldı, içine er koydu. Çevresini muhafaza altında tuttu, derdi.
Mehmet Neşrî araya girerek:
- O günlerde defalarca acayip gazalar oldu. Ondan sonra Osman Gazi Bursa Hisarı’na gelerek, bir kapı tarafına bayıra kondu, bir gün cenk ettiler. Kale sarp olduğundan bir şey yapamadılar. Bu arada çok gaziler şehit oldu. O tarafta olan kalede sıcak su fışkırtan iki kâfir vardı. Erlikte birbirinin yanında durarak, hayli gazileri helâk ettiler. Bir gece bir gazi kale dibine vararak gizlendi. Bunlar yine su fışkırtmakla meşgul iken, bu gazi aşağıdan attığı birer ok ile ikisini birlikte tepeledikten sonra kuşağından birer eline alarak Osman Gazi’ye götürürken, o gaziyi kaleden pranka ile vurarak şehit ettiler, diye devam ederdi.
Sonra Aşıkpaşaoğlu araya girer ve:
- Demem o ki sıra Bursa tekfuruna gelmişti. Lâkin Osman Gazi gördü ki bu hisar savaşla alınmaz. Buna sabır gerek. Bu hisara havaleler yapmaya koyuldu. Kaplıca tarafına bir hisar yaptı, içine kardeşinin oğlu Akdemir'i koydu ki o gayet bahadır, yarar erdi. Onunla birlikte hayli yoldaşı dahi koydu. Bir havale de dağ tarafına yaptı. Balabancık derler, bir kulu vardı. O da gayet gözü pek erdi. Bu hisara da onu koydu derdi.
Mehmet Neşrî yeniden söz alır:
- Bu iki hisarı bir yılda tamamladı. Gaziler bu hisarların içine girdiler. Bursa’nın çevresini zaptettiler, adalet ile mamur eylediler. Bursa hisarından dışarı kâfirin parmağını çıkartmadılar, dışarı bakmaya bile bırakmaz oldular.
Bunun üzerinden bir nice yıl geçti. Gaziler kuvvetlendiler. Osman Gazi Yenişehir’de mekân tuttu. Bu alınan vilâyetleri gazilere bölüştürerek, her birine rütbelerine göre riayet etti, diyerek sözünü bitirirdi.
Aslında bu hayalim bundan yedi yüz yıl öncesinin gerçekleriydi.
…………..
Balabanbey Hisarı, hemen yanı başımda. Yüz adım aşağıda. Demek Osman Gazi, Balabancık derler gayet gözü pek bir bahadırını bu hisara komutan tayin etmişti. Balaban Bey ve yarar erleri yıllarca bu hisardan, şu oturduğum yerden Bursa’yı gözetlemiş, düşmanı parmağın taşra çıkaramaz hâle getirmişlerdi. Demek Osman Gazi’nin, Bursa toprağında inşa ettirdiği ve zamanın bütün tahribatına rağmen kısmen ayakta kalabilen ve günümüze ulaşan tek eser bu idi. Kalktım, bir süre çevremde o devrin hatırası olacak bir iz bir işaret aradım. Sonra, “başka şeye gerek yok, Balabanbey Hisarı işaret olarak bana yeter” dedim.
Aslında bugün burada bulunmam benim için bir yenilenme, geçmişle hem-hâl olma anlamını taşıyor. Çünkü ben, son otuz yılın serüvenini Hisar’la birlikte yaşadım.
Maalesef Balabanbey Kalesi’nden günümüze iki duvar parçası kaldı. Ayverdi’ye göre batı duvarı 23.75 m. kuzey duvarı 15 m. kadardır. Kuzey-batı köşesi günümüze gelmiş, ancak duvarların uzantıları ve nereye kadar gittiği belli değil. Duvar kalınlığı yer yer 2.5 metreyi geçiyor. Hisar’ın üstüne, XX. yüzyılın başlarında, “Mollaarap İlkmektebi” yapılmış. Bu mektep “Balabanbey İlköğretim Okulu” olarak yenilendi, ayrıca yanına lojmanlar eklendi. Böylece Hisar ezildikçe ezildi. Duvarlar gittikçe küçüldü. Osman Gazi’nin Bursa’daki bu tek hatırası tamamen yok olmak üzere iken, ona, bir himmet eli uzandı. Yıldırım Belediyesi Hisar’ın bu son kalıntılarını onararak fethin 680. yıl dönümünde, 6 Nisan 2006 tarihinde yeni düzenleme ile onu Bursalıların ziyaretine sundu.
Bu yeni hâliyle görmek için önce lojmanların arasından surlara kadar yürüdüm. Zaman zaman üzerine çıktığım ve Bursa’yı seyrettiğim duvarlar yenilenmiş, mazgallar eklenmişti. Geri dönüp aşağıya indim. Kuzey duvarının kenarından yürüyerek batı cephesindeki düzenlemelere baktım. Yılda bir kere de olsa, 6 Nisan günü burada bir tören düzenleniyor olmasının ve Balaban Bey’in anılmasının tesellisi ile geri döndüm.
Balaban Bey kimdi? Bursa fethindeki bu büyük hizmetinden başka neler yaptı? Hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Ne diyelim, kendi gitti adı kaldı yadigâr!
………………
Geldiğim yoldan geri döndüm. Sola ayrılan ilk köşeden aşağıya dönünce yolun sağında “Çobanbey Parkı” karşıma çıktı. Vakıf arsası olan bu alan, on yıl öncesine kadar boştu. Çocukların oyun yeri idi. Son yıllarda güzel bir parka dönüştürüldü. Parkta kimsecikler yok. Yalnız karşıda, uzak bir köşede koyu bir sohbete dalmış bir aile var. Ben de bir banka oturdum. Bir tarafımda Çoban Bey’in türbesi, karşımda Uludağ’ın yamaçlar! Aslında bu semtten ayrıldıktan sonra her yıl bu mevsimde bir bahane ile buralarda geliyor ve baharın Uludağ’ın eteklerine tırmanışını seyrediyorum. Bu gezimde de aynı şeyi yaptım ve çevremdeki taze yeşilliğe bir süre kendimi kaptırıp gittim.
Sıra gezimizin son durak yerine, Çoban Bey’e gelmişti.
Osmanlı tarihçileri yakın zamana kadar Osman Gazi’nin üç oğlundan söz ederlerdi. Bunlar Orhan, Alaaddin ve Savcı beylerdir. Daha sonra Muallim Cevdet Bey’in bulduğu ve Uzunçarşılı’nın yayınladığı bir vakfiye, bu bilgilerimizi değiştirdi. Vakfiye, Orhan Gazi’nin Mekece Zaviyesi’ne ait idi ve Mart 1324’de düzenlenmişti. Bu vakfiyedeki kayıtlardan Osman Gazi’nin Melik, Çoban, Pazarlı, Hamid adında dört oğlu ve Fatma Hatun isminde bir kızı daha olduğunu öğrendik. Türbesi karşımızda duran Çoban Bey, işte bu kişidir, yani Osman Gazi’nin oğlu Çoban Bey’dir.
Aşıkpaşaoğlu’nun anlattığına göre, Osman Gazi vefat edince oğulları Orhan Gazi ile Alaaddin Bey bir araya geldiler ve beylik meselesini görüştüler. Orhan Gazi’nin devletin başına geçmesine karar verdiler. “Azizler de bunu kabul ettiler. Orhan Gazi: ‘Öyleyse sen bana paşa ol’ dedi. Alaaddin bunu kabul etmedi, dedi ki: ‘Kite ovasında Fudura derler bir köy vardır. Onu bana ver.’ Orhan kabul etti. O köyü ona verdi.”
Öyle anlaşılıyor ki Orhan Gazi, Alaaddin Bey’e Fudura’yı verirken, diğer kardeşi Çoban Bey’e de şu anda üzerinde dolaştığım bu yerleri vermiş. ‘Bu yerler’ sözü sizi yanıltmasın.
Bursa alındığında şehir yalnız Hisar’dan ibaretti. Orhan Bey, şimdiki Büyük Şehir Belediye binası ile Ulucami arasındaki yerde, bir surla çevrelediği cami, medrese, mektep, hamam, han, imaret ve zaviye yaptırdı. Setbaşı civarında hiçbir şey yoktu. Yalnız dağ eteğinde az önce gezdiğimiz Balabancık Hisarı vardı. Orhan Gazi, işte bu yerleri, yani Devlengeç Deresi ile Gökdere arasında Setbaşı’na kadar inen çok geniş bir alanı, kardeşi Çoban Bey’e verdi. Çoban Bey de bütün bu araziyi vakfetti. Yalnız kendisi için bir kârgir türbe yaptırdı. Çocuklarından birisi de türbenin önüne bir mescit inşa etti.
Çobanbey Türbesi’nin kitabesi yok bu nedenle hangi tarihte yapıldığını bilmiyoruz. Bununla birlikte XIV. yüzyıl başlarında yapıldığı anlaşılıyor. Türbe, moloz taş ve tuğla malzeme kullanılarak yapılmış. 6.45 x 6.45 m. iç ölçülerine sahip kare planlı, üzeri basık bir kubbe ile örtülü bir yapı. Duvarlardan kubbeye üçgenlerle geçilmiş. 1855 yılında meydana gelen büyük depremlerde Bursa'daki diğer yapılar gibi Çobanbey Türbesi ve Mescidi de yıkılmış. Yüz yıldan uzun bir süre harap kalan türbe 1971 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından onarılmış. Bu onarımda kubbe dıştan betonla kaplanmış, Dışarıda duvarlardan kubbeye iki sıra kirpi saçakla geçiliyor. 1997 yılında Yıldırım Belediyesi tarafından yeniden elden geçirilmiş ve çevre düzenlemesi yapılmış. Mescide gelince, toprak üstünde ondan her hangi bir iz ve işaret kalmamış! Burada Umurbey Mahallesi’nin uzun yıllar muhtarlığını yapmış olan Erdoğan Uçarsu’yu yine rahmetle anıyorum. Seksenli-doksanlı yıllarda kendisiyle her görüşmemizde Çobanbey Türbesi’nden söz açar ve hem mahallelinin hem yetkili kurum ve kuruluşların ilgisizliğinden yakınırdı. Bu onun, mahallesi ve Bursa için çok önem verdiği bir uğraş hâline gelmişti. Türbenin yeniden elden geçirilmesi, çevresinin düzenlenmesi ve anma toplantıları yapılması için uzun yıllar süren çabaları bir ölçüde sonuç verdi. Vefatından önce bütün bunların gerçekleştiğini gördü. Bunları düşünerek türbeye yöneldim. Açık olan dış kapıdan içeri girdim. Türbede Çoban Bey'in lahdi ile beraber beş lahit bulunuyor. Bunların kime ait olduğu belli değil.
Çoban Bey’i sevenler, türbenin kuzeyinde kazı yapmaya başlamışlar. İlk meyvesini de almışlar. Çünkü mescidin duvar ve döşemeleri olduğu açıkça belli olan tarihi kalıntılar ortaya çıkmış. Yalnız batısında özel mülk olan tek katlı bir ev var. Duvarlar evin hatta yolun altında kalmış. Türbenin güneyinde ise yeni beton bir bina yükselmeye başlamış. Bir ara, Çoban Bey başını mezarından çıkaracak ve bana: “beni kendi mülkümde bu binaların arasında boğmayın” diyecek zannettim.
Kepecioğlu, Bursa Kütüğü’nde hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz Çoban Bey’i anlattıktan sonra diyor ki: “Yazdığımız şu izahata göre bugüne kadar kim olduğu meçhul olan Çoban Bey’in, Sultan Osman’ın oğlu ve Sultan Orhan’ın kardeşi olduğu en açık bir surette teyit edilmiş olur. Osman Bey’e Osmancık denildiği gibi, ihtimal ki Çoban Bey’e de Balabancık denilmesi hatıra gelebilir. Fakat bunu teyit edecek bir vesika henüz meydana çıkmamıştır.”
Acaba gerçekten böyle mi, Balaban Bey ile Çoban Bey aynı kişi mi?
Acaba Balabancık Kalesi ile Çobanbey Türbesi’nin bu kadar yakın olmasının sebebi bu mu?
Kim bilir?...

Editör Masasından

DA VINCI TURLARI: İZNİK’İN ŞİFRESİ VE KAÇIRILAN BÜYÜK FIRSAT DÜNYA İZNİK’İ BU FİLMLE TANIDI

DA VINCI TURLARI: İZNİK’İN ŞİFRESİ VE KAÇIRILAN BÜYÜK FIRSAT DÜNYA İZNİK’İ BU FİLMLE TANIDI

Son Dakika Manşetleri