“Her Derde Deva, Kalbe Şifa: Bursa’nın Unutulan Şifa Gelenekleri"
İnsanoğlu var olduğu günden beri hastalıklarla mücadele etti. Modern tıbbın gelişmediği dönemlerde insan, derdine çareyi önce doğanın içinde, sonra da büyüklerinden öğrendiği kadim bilgilerde aradı. Dağdaki bir ot, bahçedeki bir bitki, bir pınarın suyu, bir ağacın gölgesi ya da bir “ocaklı”nın duası; asırlar boyunca insanların umut kapısı oldu.
Halk hekimliği dediğimiz bu gelenek, yalnızca hastalıkları iyileştirme çabası değil; aynı zamanda toplumların tabiatla kurduğu ilişkinin de bir göstergesiydi. Ekonomik imkânsızlıklar, ulaşılması zor sağlık hizmetleri veya modern tıbbın çaresiz kaldığı durumlarda insanlar, şifayı kendi çevrelerinde aradılar. Bitkilerden ilaç yaptılar, lokman hekimlere danıştılar, yatırları ziyaret ettiler, muska yazdırdılar, ocaklılara başvurdular. Çünkü insan için şifa bazen bir ilaçtan, bazen bir inançtan, bazen de bir umuttan doğuyordu.
Bugün modern tıp her ne kadar hayatımızın merkezinde olsa da halk hekimliği geleneği tamamen kaybolmuş değildir. Bursa’nın köylerinde yapılan araştırmalar, bu kadim mirasın hâlâ yaşadığını göstermektedir. Pek çok köyde geçmişten gelen bilgileri taşıyan, büyüklerinden “el alarak” bu geleneği sürdüren ocaklı halk hekimlerinin bulunduğu bilinmektedir.
Bu kişiler, hastalıkları tedavi etmek için çevrelerinde yetişen bitkilerden ve doğal malzemelerden yararlanırlar. Çakırca dikeni, muşatır otu, kudret narı, kantaron, üzerlik, ısırgan, çörek otu, papatya, ayrık otu, kekik, ebe gümeci gibi bitkiler; yumurta, sülük gibi hayvansal ürünler; yılancık taşı, kurşun ve demir gibi çeşitli malzemeler yüzyıllardır bu tedavi yöntemlerinin parçaları olmuştur.
Bugün bazılarına uzak veya eski bir inanış gibi görünse de bu uygulamalar, geçmiş toplumların hastalık karşısındaki çaresini ve doğayla kurduğu bağı anlatır.
Bursa köylerinde yapılan araştırmalarda dikkat çeken bir başka husus da insanların yalnızca bitkilerden değil; kutsal kabul edilen mekânlardan da şifa ummalarıdır. Hemen her köyde bulunan “dede” mezarları, kaya, ağaç, pınar ve ılıcalar; hastalıktan kurtulmak isteyen insanların ziyaret ettiği yerler olmuştur.
Keles’in Epçeler Köyü’nde anlatılan İpçi Dede hikâyesi de bu inanışın güzel örneklerinden biridir.
Rivayete göre İpçi Dede, köyün üst tarafındaki gölün kenarında yaşarmış ve hayattayken en sevdiği yer bu gölmüş. Vefatından sonra ise çok sevdiği gölün bir gecede köyün alt tarafındaki mezarlığın yanına taşındığına inanılır. Bu gölde yaşayan sülüklerin ise hastalara şifa verdiği anlatılır.
Bugün dahi şifa arayan bazı insanlar İpçi Dede’nin mezarını ziyaret eder, iki rekât namaz kılar, ardından gölde bulunan sülüklerle tedavi arayışına girerler. Ancak bu sülüklerin de herkes tarafından tutulamadığına inanılır. Köyün yaşlılarından Zeynep Nine’nin anlattığına göre, sülüklerin hastalıklı bölgeye yönelmesi için önce suya bir ağaç parçasıyla vurulur ve “Gan (kan) yala, gamış yala” denilerek çağrılır.
Bu anlatılar bize sadece eski bir tedavi yöntemini değil, aynı zamanda bir toplumun hafızasını gösterir. Halk hekimliği; otların, suların, taşların ve duaların ötesinde, insanın umudunu kaybetmemesinin hikâyesidir.
Belki bugün birçok uygulamasını bilimsel yöntemlerle açıklayamıyoruz. Ancak geçmişten kalan bu bilgiler, bize atalarımızın doğayı nasıl gözlemlediğini, çevresindeki imkânlarla nasıl çözüm ürettiğini ve hayatla nasıl bir bağ kurduğunu anlatmaktadır.
Çünkü bir milletin kültürü sadece kitaplarda değil; köy çeşmelerinde, yaşlıların anlattığı hikâyelerde, dağlarda yetişen otlarda ve kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralarda yaşamaya devam eder.
Halk hekimliği de işte bu hatıralardan biridir:
Her derde deva arayışının, kalbe şifa olan bir geçmiş hikâyesidir.
Foto Galeri











